Beynin Tüm Kıvrımlarını Harekete Geçiren Şehir: Barcelona

Beynin Tüm Kıvrımlarını Harekete Geçiren Şehir: Barcelona

Mutluluğun arkasındaki gizemli gücün beklentilerimiz olduğunu düşünmüşümdür hep.Kimi zaman büyük beklentilerimizden dolayı mutlu olmayı bir türlü başaramayız. Kimi zaman da hiçbir beklentimiz olmadığı için doyasıya keyif alırız hayattan. Ama hayallerimizdir bizi beklenti sahibi yapan. Kurduğumuz hayaller arttıkça beklentilerimiz de artar ister istemez. İşte tam olarak buydu Barselona hakkındaki beklentilerimin sebebi, hayallerim. Bütün bunlara rağmen en ufak bir hayal kırıklığı yaşamadım bu rüyalarımın şehrinde.

Aslında hiçbir şey beklediğimiz gibi değildi başlangıçta. İnanılmaz problemli bir şekilde gelmiştik Barselona’ya. Roma’da Termini terminalinde kabus gibi bir geceydi bizimkisi. Ne olduklarını tanımlamakta zorluk çektiğimiz insanların arasında, Termini’nin kötü şöhreti beynimizi kemirmişti gece boyunca. Yaşadığımız anlamsız stres yormuştu bizi. Hayatımda kendimi güvende hissetmediğim birkaç zamandan biriydi belki de o gece. Havaalanına gidip uçağa bindikten sonra derin bir oh çektiğimi hatırlıyorum en son. Gözlerimi açtığımda Barselona’ya inmiştik.

Ryanair’in Barselona’da indiği havalimanı Girona’dan şehir merkezine “Barcelona Bus” isimli otobüslerle geldik. Ryanair herzamanki gibi şehrin popüler olmayan havalimanına bırakmıştı bizi. Barselona’nın merkezine geldikten sonra ilk iş olarak bir kez daha gittik turist info’ya. Çok fazla düşünmeden birer Barselona kart aldık. Her ne kadar bütün ulaşımımızı bedava sağlasa da bu kartın çok da fazla avantajlı olmadığını söylemeliyim. Bunun yerine sınırsız ulaşım sağlayan ulaşım kartlarını almak kesinlikle daha mantıklı. Barselona kartı yardımıyla birçok yere bedava girebiliyorsunuz belki ama bu yerlerin hiçbiri olmazsa olmaz değil.

Barselona kartımızı aldıktan sonra kalacağımız hostel olan Alberguinn’e gitmek üzere yola koyulduk.Hostelbookers.com adlı sitede yapılan yorumlarda şehre uzaklığı dışında herşeyinin mükemmel olduğu söyleniyordu bu hostel için. 4 gece bu hostelde kaldıktan sonra söyleyebilirim ki kesinlikle çok üst düzey bir hostel. Oldukça temiz ve bir hostelden beklenmeyecek düzeyde konforlu odalarıyla, yardımsever personeliyle, istediğiniz yemeği pişirebileceğiniz mutfağıyla bence Barselona’da kalınabilecek en iyi hostellerden biri. Ulaşım konusu da beklediğimizin aksine hiç problem olmadı bizim adımıza. Şehrin merkezi diyebileceğimiz La Rambla’ya sadece 15 dakikalık bir metro yolculuğu kadar uzak, Alberguinn. Metro demişken Barselona’nın etkileyici metro ağından bahsetmemek olmaz. Şehrin hemen hemen her noktasına ulaşabiliyorsunuz bu metro ağıyla. Barselona’da kaldığımız 5 gün boyunca yalnızca bir kez otobüs kullandığımızı söylersem Barselona metrosunun ne kadar etkileyici olduğu daha iyi anlaşılır herhalde. Bir gün ülkemizde de bu kadar çağdaş bir metro ağını kullanabilmek en büyük dileğim olsa da bunun ancak herşeyin yıkılıp yeniden yapılmasıyla mümkün olacağının da farkındayım. Aslında herşey birbiriyle ilişkili bu noktada. Bir şehrin bir plan çevresinde kurulması ve ona sadık kalarak yapılanması bizim için oldukça uzak galiba. Barselona’nın şehir planı o kadar etkileyici ki Barselona’yı tepeden gören bir yere çıkıp şehre bakan herhangi birinin gördüğü düzenden etkilenmeme ihtimali yok gibi.

Hostele yerleştikten sonra ilk adresimiz Barselona’da hayatın hiç durmadığı La Rambla caddesi oldu. Oldukça uzun bu cadde üzerinde yapılan gösterileri izleyerek yürümek inanılmaz keyifliydi bizim adımıza. La Rambla’dan sonra ikinci durağımız ise Montjuic’di. Hostelden çıkmadan önce hostelde çalışan kızdan kesinlikle görmemiz gerektiğini düşündüğü yerleri işaretlemesini istemiştik haritamızda. Heyecanla anlattığı yerlerden biriydi Montjuic’de yapılan su gösterisi. Sadece cuma, cumartesi,pazar günleri saat 21:30 – 23:30 arasında yapılan bu şovu izlerken insan hayali bir dünyanın içersinde hissediyor kendini. Suyun, ışıkla olan mükemmel uyumunu harika bir müzik eşliğinde izlemenin çok ama çok keyifli olduğunu söylemeliyim. Bu harika şovun ardından cuma günleri metronun gece 2 ‘ye kadar çalışıyor olmasına güvenerek Nou Camp Stadyumu’na da bir göz atabiliriz diye düşündük. Bunun çok da mantıklı bir hareket olmadığını ise yol kenarında bekleyen kadınların fazlalığını farkettiğimiz zaman anladık :) Geceyi birkez daha ilginç bir anıyla daha tamamlamıştık böylece..

İnsanın şehri keşfetmek için çok vakti olunca biraz daha fazla uyuşuk oluyor galiba. Güzel bir uyku ile ikinci güne başladık. Hostelin girişinde gördüğümüz GoCar ile şehir turu ilanı oldukça ilgi çekici görünüyordu. Nasıl gideceğimizi öğrendikten sonra birkez daha yola koyulduk. GoCar iki kişilik minik bir otomobil şeklinde, içerisine motorsiklet yerleştirilmiş bir araç. İçerisindeki GPS yardımıyla belirlenen rota üzerinde şehri tanıtıyor size. Bu minik araçla Barselona içerisinde yaptığımız tur oldukça eğlenceliydi. Bize verdikleri rotayı takip etmek konusunda çok da başarılı olamadığımızı ve birkaç kez Barselona sokaklarında kaybolduğumuzu da ekleyeyim hemen :)

GoCar ile yaptığımız şehir turundan sonra ki adresimiz ise büyük dahi Gaudi’nin en önemli eseri La Sagrada Familia’ydı. Gaudi’nin doğadan ilham alarak tasarladığı bu kilisenin en önemli özelliği 1882 yılından beri yapılıyor olmasına rağmen henüz tamamlanamamış olması. Kilisenin içine girdiğinizde sanki dev ağaçlardan oluşan bir ormana girmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Aslında Gaudi’nin bu kadar kusursuz yapılar çıkarmasının altındaki sebepte doğayı bir rehber olarak kullanması galiba. Kilisenin bir odasında, Gaudi’nin tasarımlarını yaparken nelerden yararlandığı, resimlerle ve maketlerle sergileniyor. Bitkilerin ve hayvanların doğal biçimlerini ne denli iyi eserlerine yansıttığını yalnızca bu odaya bakarak bile gözlemlemek mümkün. La Sagrada Famila’nın bu kadar inanılmaz oluşunun bir diğer sebebi ise Dünya’da ki başka hiçbir kilise de görülemeyecek aykırı duruşu bana göre. Özellikle yapının duvarlarını süsleyen heykeller (Passion Cephesi) bu aykırı duruşu mükemmel şekilde sembolize ediyor. Sonuç olarak bu kilise Barselona’yı Barselona yapan en önemli yerlerden biri kesinlikle.

Üçüncü günkü ilk durağımız ise Barselona kartı ilk aldığımızda dikkatimi çeken Katalunya Pisti’ne yapılacak turdu. Elimizdeki rehberde turun sadece pazar günü 10:00, 12:00 ve 15:00 saatlerinde yapıldığı yazıyordu. Öğle 12:00′de yapılacak tura yetişmek üzere çıktık yola. Yaklaşık 35 dakikalık bir tren yolculuğunun ardından Katalunya Pisti’nin bulunduğu yer olan Montmelo’ya gelmeyi başardık. Pistin tam olarak nerede bulunduğunu bilmediğimiz için istasyondaki görevliye pistin yerini sorduk. Kadın dümdüz gitmemiz halinde karşımıza çıkacağını işaret etti. Keşke o an anlasaydık bunun büyük bir hata olduğunu :) Yaklaşık 20 dakika yol yürüdükten sonra yakınlarda piste benzer hiçbir şey olmamasından dolayı başka birilerine daha sorma ihtiyacı hissettik. O adam da doğru yolda olduğumuzu söyledi ama pistin yaklaşık 2 km mesafede olduğunu da ekledi. Bu kadar geldikten sonra dönmenin mantıklı olmadığını düşünüp yürümeye devam ettik. (Evet bu da bir hataydı :) ) Aradan yarım saat geçtikten sonra en sonunda pistin duvarlarını görmeyi başarmıştık. Aradan 1 yarım saat daha geçtikten sonra da pistin girişine gelmeyi başardık. Bu arada yürüdüğümüz yollarda bizden başka kimsenin yürümediğini de söyleyeyim. İstasyondan seyirci girişine gelebilmek için yaklaşık 7 km (Evet bu gerçek :) ) yürüdükten sonra, kapıda saat 15:00′da tur olmadığını öğrenmemiz son zamanlarda yaşadığım en büyük hayal kırıklığıydı herhalde. Pistin içerisine girip birkaç fotoğraf çektikten sonra geldiğimiz yere dönmek üzere tekrar koyulduk yola. Halimiz perişan olduğu kadar komikti de :)

Katalunya Pisti’nde yaşadığımız hayal kırıklığının ardından Picasso Müzesi’ydi yeni durağımız. Picasso’nun ilk zamanlarından, kübizm’e gelene kadar geçirdiği tüm evreleri gözler önüne seren, yaklaşık 3500 Picasso eseri barındıran harika bir müze, Picasso Müzesi. Özellikle Valazquez’in başyapıtı “Las Meninas” ı kendine göre yorumladığı yaklaşık 50 resimden oluşan “Las Meninas” serisi kesinlikle görülmeye değer. Orjinalini Madrid’de Prado Müzesi’nde görme şansı yakaladığım Las Meninas ve Picasso’nun bu tablo üzerindeki takıntısı üzerine de bir şeyler karalamayı planlıyorum ilerde. Picasso Müzesi’nin ardından son durağımız “La Pedrera” olsa da gezmek için çok da fazla zamanımız olmadığını farkedip bu geziyi daha sonra yapmak üzere erteliyoruz. Günün sonunda oldukça yorgun olsak da, İspanya’nın yerel içkisi konumundaki Sangria bu yorgunluğu üzerimizden atmak adına oldukça iyi iş çıkartıyor.

Barselona’da yeni güne yine harika şekilde uyandık. Öylesine güzel bir yerdi ki Barselona, birçok farklı lezzetin aynı yemekte buluşmasına benziyordu. Sırada şehrin belki de en önemli lezzeti olan Barselona sahilleri vardı. Hava birazcık kapalı olsa da, mükemmel Barselona manzarasına karşı kulaç atmak çok ama çok keyifliydi. Zaman probleminden dolayı bu zevki kısa kesmek zorunda olmamız can sıkıcı olsa da, sırada ki durağımızın yine deniz olması güzeldi bizim adımıza. Barselona sahillerinde yaptığımız yat turuyla şehrin harika manzarasını bir kez daha izledik denizden :)

Barselona sahillerinin de keyfini çıkardıktan sonra sırada Salvador Dali müzesi vardı. Salvador Dali’nin doğduğu Figueres’de yer alan bu müze, Dünya’nın en fazla ziyaretçi alan müzelerinden biri. Eski bir tiyatro binası olan müzenin en önemli özelliği, Dali’nin bizzat tasarımını yapmış olması. Müzeyi gezerken sanki bir puzzle’ın parçalarını birleştiriyor gibi hissediyor insan. Gezmesi saatlerce sürebilecek bir müzeyi çok kısıtlı bir sürede gezmek zorunda kalıyoruz. Müzeyi gezdikçe Dali’nin ne kadar sıra dışı bir insan olduğunu, ne kadar olağanüstü bir tasarımcı olduğunu daha iyi anlıyor insan. Müzenin içinde bulunan her şeyin başka bir anlamı var sanki. Beyni bütün olarak harekete geçiren bu müze, insanı hayatı boyunca bir kez daha çıkamayacağı bambaşka bir yolculuğa çıkarıyor kesinlikle.

Barselona gezimizin son gününün büyük bir bölümünü Gaudi’ye ayırmıştık. İlk durağımız daha önce gördüğümüz ancak içerisine giremediğimiz La Pedrera oldu. Dehayla deliliğin ince sınırlarında dolaşan Gaudi’nin en önemli eserlerinden biri olan bu ilginç apartman, tek bir düz yüzey barındırmaması ile oldukça dikkat çekici. Bütün cephenin ve çatının kavisten oluşuyor olması binanın en önemli özelliği. La Pedrera’nın içinde, şanslı ve zengin insanların oturduğu dairelerin bulunduğunu da söylemeliyim. Aslında bunun şans olduğu söylenilebilir mi bu konuda pek de emin değilim. Daimi olarak yoğun olan bir apartmanda yaşamak oldukça garip bir his olsa gerek. La Pedrera’nın oldukça güzel dekore edilmiş dairesi ve en üst katında Gaudi’nin tasarımlarını inceleyebileceğiniz müzesi Barselona’da kesinlikle görülmesi gereken yerlerden.

La Pedrera’nın ardından yeni durağımız ise Casa Battlo oldu. Gaudi bir kez daha ne kadar önemli bir sanatçı olduğunu gözler önüne seriyordu bu yapıyla. Bütün odaları doğal gün ışığı alan Casa Battlo’un yapısal anlamda en önemli özelliği de içerideki havalandırma sistemi. Masallardan çıkıp gelmiş bu renkli bina da tıpkı La Pedrera gibi düz çizgi barındırmıyor. Ön cephesi altın renginden maviye doğru kayan renklerde mozaiklerle kaplanmış Casa Bottle, çocukken hayalini kurduğumuz ancak bir türlü sahip olamadığımız, Hansel ve Gretel masalında anlatılan eve benziyor kesinlikle.

Gaudi’nin iki önemli eserini gördükten sonra sırada bir diğer önemli eseri Park Guell var. Devasa bir park olan Park Guell 1900-1924 yılları arasında yaratılmış. Aslında başlangıçta site olarak planlanmış bu parkta sadece iki ev bulunuyor. Barselona’yı ayaklarınızın altında hissettiğiniz bu parkın her köşesinde klasikleşmiş Gaudi eserleri görmek mümkün. Parkın bir diğer ilginç özelliği de Picasso ile olan ilişkisi. Picasso gençlik yıllarında sürekli bu parkı ziyaret edermiş. Bu parktan, özellikle mozaik süslemelerdeki renklerin kusursuzluğundan etkilendiği ve bunu kubizmin başlangıcı sayılan kolaj çalışmalarında sıklıkla sergilediği söylenilebilir. Barselona’nın en popüler sembollerinden olan kertenkeleye de dokunduk tabii ki Park Guell’de.

Barselona’da son durağımız ise Caixa Forum oldu. Ülkemiz için büyük bir eksiklik olduğunu düşündüğüm bilim müzelerinin, en önemlilerinden biri bu müze. İçerisinde hemen hemen her konuda yüzlerce deney seti bulunduran müze de görerek hissederek öğrenmenin ne demek olduğunu bir kez daha anladım. Umarım önümüzdeki yıllarda bu konunun ne kadar önemli olduğu anlaşılır ve ülkemizde de bu tür müzeler yaygınlaşır.

Sonuç olarak hayatımın en güzel 5 gününü yaşadım diyebilirim Barselona’da. Bu şehirden ayrılırken aklımdan geçen tek şey bunun son olmayacağıydı..

Cevapla