Rönesans Açık Hava Müzesi: Roma

Rönesans Açık Hava Müzesi: Roma

Hikayemizin başlangıcı her yanı tarih kokan, meydanları insanı büyüleyen, harika şehir Roma. Yorucu bir yolculuğun ardından gelmeyi başarıyoruz bu güzel kente. Milano üzerinden aktarmalı olarak uçmamızdan dolayı, yolculuğun başında küçük soru işaretlerine sahip olduğumuz da söylenebilir aslında. Uçtuğunuz havayolu Ryanair olunca istemsiz olarak düşünüyorsunuz karşılaşabileceğiniz tüm problemleri.Roma’da Ryanair’in uçtuğu havaalanı Ciampino’dan şehir merkezine gelmek, beklentilerimizin aksine oldukça ucuz (4,5 €). Roma’nın merkezi diyince akla gelen yer olan Termini terminaline geldikten sonra heryere ulaşmak çok daha kolay ayrıca.

Şehire ayak basar basmaz her zamanki gibi ilk işimiz bir turist info ya gitmek oluyor. Gelmeden önce karar verdiğimiz gibi, “Roma Pass” adı verilen 3 gün boyunca tüm ulaşımımızın ve gireceğimiz ilk 2 müzenin bedava olduğu paketi alıyoruz hemen buradan. Kişi başı 23 € olan pu paketin, oldukça avantajlı olduğunu söyleyebilirim. İlk bakışta pahalı gibi görünse de yalnızca Colosseum ve Galleria Borghese müzelerine giriş bedelinin yaklaşık bu kadar olduğunu düşününce bu kartı almak oldukça mantıklı görünüyor. Bu kartın bir başka avantajı da Colosseum’a hiç sıra beklemeden doğrudan Roma-Pass gişelerini kullarak girebilmek. O sırayı gördükten sonra sadece bu ayrıcalıklı giriş için bile Roma-Pass alınabilir bence :)

Roma Pass’imizi aldıktan sonra sıra güzel italyan yemeklerinde. Termini Garı’nın yakınlarında Pastarita isimli yerde yedik makarnalarımızı. Makarnalar beklediğimiz kadar güzel olmasa da oldukça aç olmamızdan dolayı kısa sürede bitirdik hepsini :) Sıradaki durağımız ise 3 gün boyunca kalacağımız yer olan Tiber Hostel’di. Hostelbookers.com sitesinde bulunan yorumlara ve beğenilme yüzdesine bakarak belirlemiştik Tiber Hostel’i. Genel kanı yeri dışında herşeyin çok güzel olduğu yönündeydi.Elimizdeki adrese göre metroda nerede inip nerede bineceğimizi duraktaki görevliye sorarak öğrendik. Oldukça komik bir yolculuğun ardından hostele gelmeyi başardık. Dakika olarak inanılmaz uzun olmasa da(yaklaşık 40 dakika) 3 kez araç değiştirerek hostele ulaşıyor olmanız en önemli problemiydi belki de Tiber Hostel’in. Ama herşeye rağmen sadece uyumak için hostel arıyorsanız düşünülebilir bence.

İlk günün yorgunluğunu güzel bir uykuyla attık üzerimizden. İlk durağımız Roma’nın sembolü durumundaki Colosseum’du. Metrodan inip bütün ihtişamıyla karşımda duran Colosseum’u gördüğüm an oldukça özeldi benim adıma. Roma ve Colosseum kafamda o derece özdeşleşmiş ki Colosseum’u gördüğüm andı gerçek anlamda Roma’da olduğumu hissettiğim an. Halkın yağmalaması ve depremlerin de etkisiyle mimari özelliklerini kaybetmiş olsa da, M.S 80 yılında yapılmış bir yer için oldukça ihtişamlı görünüyor Colosseum. Modern olduğunu düşündüğümüz bir çok şeyin ortaya çıkmasını sağlayan Romalılar, bugünkü stadyumların da temelini atmışlar bu yapıyla. Numaralı kapıları, biletli girişleri, izleyicilerin statülerine göre düzenlenmiş tribünleri ve özel bir tente sistemiyle üstünün kapatılabiliyor olması oldukça ilginç özellikler. Bütün bunlara rağmen içine girdiğimde ufak da olsa bir hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim. Yaşadığı depremlerden dolayı oldukça harap durumda şu an. Bir de insan tabana bakıp neden düz değil bu taban diye düşünmeden edemiyor. Tabanının yıkıldığını ve şu an sadece tabanın altında bulunan geçitlerin kaldığını ekleyeyim hemen.

Colosseum’un ardından yeni durağımız ise Roma İmparatorluğu zamanında kahraman hükümdarların veya büyük zaferlerin anısına küçüklü büyüklü yaptırılan zafer taklarının en ünlüsü olan Arch of Constantine’di. Birkaç fotoğrafın ardından Palatino’ya gitmek üzere çıktık yola. Palatino’nun girişini bulmak konusunda küçük bir problem yaşasak da yolu bulmamız pek de uzun sürmedi. Palatino’ya girerken bir kez daha Roma Pass’imizi kullandık. Önceden Colosseum’a giriş yapmamızdan dolayı buraya giriş için herhangi bir ücret ödemedik. Güneşin tam tepede olduğu bir zaman diliminde Palatino’yu gezmek inanılmaz yordu bizi. Şanslıyız ki hemen her yerde su akan bir çeşme var Roma’da. İhtiyaç duyduğunuz her an serinleyebiliyorsunuz. Çeşmelerden akan suyun içilebildiğini ve hatta Belçika’da içtiğimiz bütün sulardan çok daha güzel olduğunu ilginç bir ayrıntı olarak ekleyeyim buraya. Arkeolojik gezintimizin son durağı ise Palatino’nun hemen çıkışında bulunan Roma Forumu’ydu. Antik Roma’nın merkezi diyebileceğimiz bu yerde her türlü dini konu, adli problem tartışılırmış eskiden. Fahişelik dahil ticaretin merkeziymiş ayrıca.

Roma Forumu’ndan çıkıp Piazza Venezia’da bir süre oturduktan sonra hakkında birçok övgü dolu söz duyduğumuz “Da Bafetto” nun pizzasını yemek üzere koyulduk yola. Yolu bulmak için neler çektiğimiz anlatılmaz yaşanır cinstendi :) Uzun uğraşlar sonucu pizzacıyı bulduk ama adam saat 18:15 olduğu için almadı bizi içeri. İtalyanlar anlaşılmaz bir prensip edinmişler kendilerine, saat 14:00 ile 18:30 arası yiyemiyorsun hiçbirşey burada. 18:30′u bekledik biz de mecburen. Peki değdi mi bu kadar eziyete diye soracak olursanız cevabım kocaman bir hayır olacak. Sıradan bir Roma pizzası olduğunu söyleyebilirim. Yemeklerimizi yedikten sonra “Da Bafetto” nun hemen karşısındaki dondurmacıdan inanılmaz lezzetli Roma dondurmasını tatma şansı yakalamamız günün en güzel anıydı belki de.

İlk gün yaptığımız arkeolojik gezinin ardından sırada Dünya’nın boyutuna göre en ihtişamlı ülkesi Vatikan vardı. İlk günün aksine oldukça erken çıktık yola.Dünyanın en büyük kilisesine, rönesansın en büyük ressam ve heykeltraşlarına ait yüzlerce sanat eserine sahip olmasıyla oldukça özel bir yer burası. Küçük bir ayrıntı olarak kadınlar askılı ya da diz üstünde bir etekle, erkekler ise kısa şortla giremiyorlar buraya.Dünya’nın en büyük kilisesi olan San Pietro’nun içi gerçekten oldukça etkileyici bir tasarıma sahip. Birbirleriyle bir bütünlük oluşturmuyor olsalar bile ayrı ayrı bakıldığında kilisenin hemen hemen her yanı ayrı bir güzellikte. İç mimarisi Rafael ve Benin’e ait olan San Pietro’yu gezerken aklıma Da Vinci Code’da gelmedi değil. Her yazının, her heykelin üzerine daha bir dikkatli baktığımı, herhangi bir mesaj olup olmadığını anlamaya çalıştığımı itiraf etmeliyim burada:) Kilisenin Michelangelo tarafından tasarlanan kubbesi ise en özel tarafı belki de. Kubbenin tepesine çıkmak yorucu olsa da inanılmaz Roma manzarası bütün bu yorgunluğa değiyor. Kubbenin içinde dev harflerle latince : “Tv es petrvs et svper hanc petram aedificabo ecclesiam mean et tibi dabo claves regni caelorvm” yazılı. Oldukça merak etmiştim ben ne olduğunu. Anlamı: “Sen Petrus’sun ve ben bu taşın üstüne kilisemi kurucağım. Sana da gökler krallığının anahtarlarını teslim edeceğim.” miş. Kubbenin tepesine çıktıktan sonra, Roma manzarası kadar etkileyici olan bir başka yerde San Pietro meydanı. İnanılmaz güzel bu meydan da Bernini’nin eseri. Her ne kadar ihtişamından etkilensem de kabul edemediğim şeyler de var Vatikan’la ilgili. Kilisenin yaptığı yüzlerce acımasız işkenceye rağmen, kapısında ilk hristiyanlara yapılan işkenceleri anlatan kabartmaların arasında yürümek oldukça garip bir duygu aslında. Vatikan’ın sanatsal ve kutsal boyutu çok farklı anlamlar taşıyor benim için.Sanatsal anlamda olağanüstü bir yer olsa da kutsallık anlamında tamamıyla sahte, ikiyüzlü bir yer burası.

Vatikan’ın ardından yeni durağımız ise Roma’ya gitmek için başlıca sebep oluşturabilecek kadar güzel sanat eserlerine sahip “Galleria Borghese” di. Birçok başyapıt barındıran bu müze de özellikle Bernini ve Caravaggio’nun eserlerine bakarken insan başka dünyalar içerisinde hayal ediyor kendini. Bernini’nin mermerle elde ettiği ten dokusu ve heykellerin suratlarında elde ettiği inanılmaz gerçekçilik kesinlikle olağanüstü. Bu müzeyle ilgili olarak ilginç bir bilgi ise sadece belli saatlerde içeri girip, yalnızca 2 saat içerde kalabiliyor olmanız. Biz hafta içi olmasından dolayı çok fazla kalabalık olmayacağını düşünerek rezervasyon yaptırmadan gittik ama garanti altına almak için rezervasyon yaptıkmakta fayda olduğunu da eklemeliyim.

İkinci günkü son adresimiz ise Roma’nın bir diğer önemli figürü İspanyol Merdivenleri’ydi. Elimize bir kez daha leziz Roma dondurmalarını alarak oturduk merdivenlere. Aslında pek de bir özelliği olmasa da yüzyıllar boyu popülaritesini korumayı başarmış bu merdivenler. Güzel bir pazarlama başarısı olduğunu söylemeliyim buranın.

Roma’da geçirilen iki yorucu günün ardından uyuyarak başladık 3. güne:) Gidilecek çok da yer kalmamıştı zaten. Önce Castel Sant’Angelo’ya gittik. 58 odadan oluşan bu kale Ortaçağ’da bir dönem hapishane olarak da kullanılmış. Hatta Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın da sürgün geçirdiği yılların bir kısmına ev sahipliği yapmış. Bu arada “Melekler ve Şeytanlar” kitabında yazdığına göre de, kale bir tünelle Vatikan’a da bağlanıyormuş. Birkaç fotoğraf çektikten sonra nehrin kenarına oturup kalenin güzel manzarısını izledik. Kaleyi de gördükten sonra geriye bir tek Roma’nın bir diğer sembolü “Fontana di Trevi” kalmıştı. Bernini’ye olan hayranlığımı birkaç kat daha arttırdı bu çeşme. Daracık sokakların arasından ilerledikten sonra karşımıza çıkan aşk çeşmesi, insanı daha bir özgür hissettiriyor Roma’da. Gelenek halini almış bozuk para atma ritüelini de gerçekleştirdik tabii ki:) Kesin bir kez daha gideceğiz Roma’ya :)

Sonuç olarak bir çok güzel anıyla ayrıldım bu açık hava müzesinden. Kuralsızlığıyla, güzellikleriyle, ihtişamıyla kesinlikle görülmesi gereken bir yer Roma..

Cevapla